Telif Hukuku'nda İntihal Kavramı, Anonim Kullanımlar ve Tüm Bunların Karşısında Eser Sahiplerinin Fikri İmzası - Üslup


TELİF HUKUKU’NDA İNTİHAL KAVRAMI, ANONİM KULLANIMLAR ve TÜM BUNLARIN KARŞISINDA ESER SAHİPLERİNİN FİKRİ İMZASI: “ÜSLUP”

ÖZET

Fikri haklar, insan beyninin budaklandığı uzun yılların bilgi, emek, kültür ve duygu birikimi sonucunda çiçeğini veren sabrın ürünlerini koruyan haklardır. Bir eser sahibi için en büyük onur, eserleriyle anılmaktır. Nitekim, eser sahipleri, isimlerini eserleriyle ölümsüzleştirecek, kültürel mirasımıza eserleriyle katkıda bulunacaklardır. Öte yandan, hiç şüphesizdir ki, bir eser sahibine en büyük zararı ise eserinin intihal eylemine konu edilmesi verecektir. Öyle ki, eser sahiplerinin eseri bir başkasına aitmişçesine kullanıldığında mütecaviz yalnızca eser sahibinin maddi ve manevi açıdan zarar görmesine yol açmayacak, aynı zamanda kendisinden sonraki nesillerin de -onlar usulüne uygun şekilde kaynak göstermiş olsalar dahi- sanki o eser bir başkasının fikri ürünüymüş algı ve yanılgısına uğramasına sebebiyet verebilecektir. Bu suretle, tıpkı bir ipin yumağından sökülmesi gibi, eser sahibinin bilgi ve tecrübesine dayanan intihale konu eserinin gün geçtikçe sahibinden koparak adeta kendi sahibinin ismini zamanın tozlu raflarına gömeceği söylenilebilir.

Oysa madalyonun diğer yüzünü çevirip, hakkında intihal iddiasında bulunulan eser sahibinin haksız yere suçlanma riski dikkate alındığında yanlış yahut eksik yapılan bir yargılama sonucunda eser sahibinin itibarının haksız yere zedeleneceği gibi yaratıcı ruhunun da zarar görebileceği gerçeğiyle karşı karşıya kalınacaktır.

Kanun koyucu, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunumuzda, bir başkasına ait eseri -yahut eserin bir bölümünü- kendisine aitmişçesine gösterme eylemini hukuki sonuçlara bağlamış; bunun yanı sıra ceza hükümleriyle de işbu eylemi hapis ve para cezalarıyla müeyyide altına almıştır.

Peki ya intihal kavramı nedir? Bir eserin intihale konu olduğundan söz edebilmemiz için hangi koşulların varlığının somut olayda aranması gerekir? Yahut aklımıza gelebilecek her türlü benzerlik intihal kapsamında değerlendirilebilir mi? Tüm bu sorular karşısında bu makale, doktrin ve yargısal içtihatlar ışığında anonim kullanımlar ve intihal olgusunun incelenerek bu iki ayrı olgu arasındaki ince çizgiyi ayrıştırmak ve her iki kavramdan sıyrılarak esere bağımsız bir nitelik bahşeden üslup kavramının önemini vurgulamak gayesiyle hazırlanmıştır.

Çalışmamızın uygulamaya katkı sağlamasını umuyor, gelişimi kültürel mirasına muhtaç fikir dünyamızda her ne suretle olursa olsun eser sahiplerinin gerek intihal eylemiyle, gerekse olası bir haksız suçlamayla karşı karşıya kalmamaları bakımından faydalı olmasını diliyoruz.

CONCEPT OF PLAGIARISM WITHIN THE CONTEXT OF COPYRIGHT LAW, ANONYMOUS DISCOURSES

AND AUTHORS' INTELLECTUAL SIGNATURE VIS-À-VIS THE AFOREMENTIONED: STYLE

ABSTRACT

Intellectual property rights protect intellectual works, which are products of the patience, that blossoms throughout the long years in which the human mind ramifies with knowledge, culture, emotion and labor. The greatest honor an author can receive is to be memorialized with their work. Authors' names will be immortalized by means of their work, and they will contribute to our cultural heritage with them. On the other hand, the worst thing that could ever happen to an author would be their works being subjects of plagiarism. Not only the plagiarist inflicts material and moral damage, they also cause the next generations to wrongly designate the intellectual work, even when they provide the due reference. Thus, as if a slowly unraveling yarn ball, the work that stems from the knowledge and experience of its author will be snatched from its proprietor, whose name will eventually be forgotten in the dusty shelves of time.

On the other side of the medallion, false accusations of plagiarism and an erroneous verdict can harm an author's reputation and cause damage in their creative spirit.

The Law No. 5846 on Intellectual and Artistic Works of Turkey imposes legal consequences and sanctions such as imprisonment and judicial fines in case of the act of wrongly designating someone else’s work or a part of someone else’s work as one’s own.

So what is plagiarism? What are the conditions that are to be sought in a concrete case for an act of plagiarism to be found and most importantly, can we classify each and every resemblance as plagiarism? This article, within the context of these questions, and in light of the legal doctrine and court practices, focuses on the distinction between anonymous discourses and plagiarism and emphasizes the importance of the concept of "style," which dissociates from the aforementioned and endows an independent characteristic to the intellectual work.

We hope for our work to make a contribution to the legal practice, and wish no author to face either plagiarism itself or a false accusation of it under any circumstances in our intellectual world the progress of which is bound by its own cultural heritage.

Keywords: Copyright Law, intellectual works, plagiarism, quotation, anonymous discourse, characteristic, style.

TELİF HUKUKU’NDA İNTİHAL KAVRAMI, ANONİM KULLANIMLAR

ve TÜM BUNLARIN KARŞISINDA ESER SAHİPLERİNİN FİKRİ İMZASI: “ÜSLUP”

  1. GİRİŞ

Fikri Mülkiyet Hukuku, fikri emekten yararlanarak yaratıcı çabayı korumayı amaçlayan hukuk dalıdır.[1] Kılıçoğlu, Fikri Mülkiyet kavramındaki “mülkiyet” sözcüğünün “aidiyeti”, “sahipliği”, düşünen bir kişinin yarattığı sonuç üzerindeki hak sahipliğini ifade etmek üzere kullanıldığını belirtir ve buradaki düşüncenin onu yaratana ait olmasını, diğer bir deyişle, fikir sahipliğinin kastedildiğini vurgular.[2] Bu suretle, Fikri Mülkiyet Hukuku’nun bir dalı olarak karşımıza çıkan, çalışmamız kapsamında dar anlamda “Telif Hukuku” başlığı altında  incelediğimiz fikri hakların amacının eser sahipliğinin eserine kattığı hususiyeti korumak; bu doğrultuda eser sahiplerine münhasır haklar sağlamak ve bu hakların korunmasını güvence altına almak olduğu söylenebilecektir.

O halde, hususiyeti ve aidiyeti kendi ad ve amacında barındıran Fikri Mülkiyet Hukuku’nda intihal kavramını irdelemek ve bir eseri meydana getirebilmenin sonsuz döngüsünü kısırlaştırmamak adına eser sahiplerinin üzerinde münhasır haklarını iddia edemeyeceği anonim kullanımlar kavramını tartışarak her iki kavram karşısında hususiyeti; eser sahiplerinin fikri biricikliğini oluşturan üslup vurgusuyla tartışmak önem arz edecektir.

  1. FİKİR VE SANAT ESERLERİ KANUNU ÇERÇEVESİNDE ESER KAVRAMI

Eser, kendi yaratıcısının bilimsel ve sanatsal özelliğini hususiyetini yansıtan fikri bir emeğin ürünüdür.[3]

5846 Sayılı FSEK’nun 1/B maddesinin a bendinde eser kavramı düzenlenmiş olup, ilgili hüküm uyarınca “Sahibinin hususiyetini taşıyan, ilim ve edebiyat, musiki ve güzel sanatlar ve sinema eserleri olarak sayılan her nevi fikir ve sanat mahsulleri” eser olarak nitelendirilebilecektir. Görüldüğü üzere kanun koyucu madde metninde eser olarak korunmaya değer bir fikri ürünün taşıması gereken unsurları genel hatlarıyla açıklamış; ancak uyuşmazlık halinde eser niteliğinin tayinini yargı organlarının takdirine bırakmıştır.[4] Böylece zaman içerisinde ortaya çıkabilecek yeni eser türlerinin de şartların varlığı halinde hukuki korumadan yararlanmasına imkân sağlanmıştır.

Kanuni düzenlemeden yola çıkılarak, doktrinde bir fikri ürünün eser olarak koruma altına alınabilmesi için üç temel şartın varlığından söz edilir. Bunlar;

  • Eserin kanunda sayılan türlerinden birine giriyor olması (Şekli şart)
  • Eserin sahibinin hususiyetini taşıyor olması (Subjektif şart)
  • Eserin tasarrufa elverişli ve üçüncü kişilerce algılanabilir nitelikte olması (Objektif şart)[5]tır.

Şekli şartın çerçevesini oluşturan, numerus clausus (sınırlı sayı) ilkesine dayanılarak kanunda sayılan eser türleri sırasıyla, 1-ilim ve edebiyat eserleri, 2-musiki eserler, 3-güzel sanat eserleri, 4-sinema eserleridir. Belirttiğimiz üzere, kanunun lafzı ve ruhu bu başlıklar altında eser çeşitlerinin genişletilebileceği yönündedir. Ayrıca, fikri bir ürünün yalnızca bir bütün olmak suretiyle hak sahibine fikri haklar bahşetmesi gibi bir kısıtlamanın da bulunmadığını, esere ait bir parçanın dahi bir bütünlük oluşturması ve orijinal bir biçimde ifade edilmiş olması haliyle başlı başına bir eser niteliği taşıyacağı ve korumadan yararlanacağı da ifade edilir.[6]

Eser niteliğinde subjektif şartı oluşturan hususiyet kavramı, doktrinde Telif Hukuku’nda yenilik unsuruyla ifade olunmaktadır. Bu unsurun bir eserden söz edilebilmesi için ortada bir insan faaliyetinin bulunmasını, bu faaliyetin fikri bir faaliyet olmasını ve bu fikri faaliyetin insan zihniyle algılanabilecek şekilde iletilebilir nitelikte olmasını gerektirdiği belirtilmektedir.[7]

Hirsch, hususiyet kavramının önemi, “Herkes tarafından vücuda getirilemeyen, yani bir hususiyeti haiz bulunan mahsuller himayeye layıktır ve ancak bunlara eser vasfı izafe edilebilir.”[8] tespitleriyle vurgulamaktadır.

Güneş’e göre, “Herkesin yapabileceği ile herkesin yapamayacağı” arasındaki fark, “Bir kavgayı tanığın ifadesinden nakleden mahkeme tutanağı ile bir kavgayı kendine özgü cümleler ve teknikle anlatan Sait Faik’in arasındaki farktır. Yine Güneş, ”Mahkeme tutanağı her yargıç, savcı tarafından düzenlenebilir, her avukat dilekçeler, savunmalar hazırlayabilir, bilirkişi rapor düzenleyebilir ancak bunların eser niteliği taşımaları istisnadır.” şeklinde örnekleyici bir anlatımla hususiyet kavramını açıklar.[9]

Bu bağlamda, kanunun saydığı türde bir eseri meydana getirebilmenin en önemli koşulunun her şeyden önce hususiyet kavramından geçeceği, sıradanın değil, ancak ve ancak fikri biricikliğin korunabileceği söylenilmelidir. O halde, nasıl ki patentlerde buluş basamağını nitelendirmede şart koşuyorsak, Telif Hukuku’nda da eser sahiplerinin fikri biricikliğini, yani hususiyetin varlığını eser basamağı olarak adlandırmamız yerinde olacaktır.

Böylece Güneş’in örneği üzerinden yorumlandığında, salt kanun maddelerine yahut genel geçer beyanlara dayanmayan ve üslubuyla hususiyet taşıyan bir avukatın dilekçesi, aynı koşulları sağladığında bir hakimin yazdığı gerekçeli karar yahut bir bilirkişi raporu da istisna sınırını aşarak eser niteliğini haiz olacaktır.

Eser nitelendirmesinde üçüncü koşulumuzu oluşturan objektif unsur ise, “Eserin tasarrufa elverişli ve üçüncü kişilerce algılanabilir nitelikte olması”; bir başka deyişle aleniyet kavramıyla açıklanabilir. Nitekim, fikri bir düşüncenin eser niteliğine erişebilmesi için her şeyden önce insan fikri ve yaratıcılığının somut bir ürüne dönüşmesi gerekir. Öyle ki, ileride detaylıca inceleneceği üzere, Telif Hukuku’nda fikrin bizatihi kendisi değil, uslûp korunacaktır. Bu nedenle, aklımızdan geçirdiğimiz; gerçek hayatta somutlaşmayan, üçüncü kişilerce tasavvur edilemeyen, yahut hiçbir zaman gün yüzüne çıkmamış, bize ait olduğu kimse tarafından bilinmeyen ya da algılanamayan eserler fikri hak korumasından yararlanamayacaktır.

Yukarıdaki unsurların varlığı halinde eser olarak tanımlayabileceğimiz ürünün yaratıcısı ise, FSEK md 8/1 uyarınca, “Bir eserin sahibi onu meydana getirendir.” ifadesiyle tanımlanmaktadır. Bilindiği üzere, bir eser üzerindeki tüm haklar inhisari olarak eser sahibine ait olacaktır. 

Eserin niteliğine ilişkin olarak tüm bu açıklamalarımızın ardından aşağıda intihal fiili ile iktibas serbestisi kavramları irdelenecek ve telif hukuku kapsamında koruma bulmayan anonim unsurlar ile varılan tespitler karşısında hususiyet kavramının önemine bir kez daha değinilecektir.

  1. İKTİBAS VE İNTİHAL AYRIMI

5846 Sayılı Kanun’un 35. Maddesinde iktibas kavramı düzenlenmiştir. Söz konusu madde hükmü uyarınca, “Alenileşmiş bir eserin bazı cümle ve fıkralarının müstakil bir ilim ve edebiyat eserine alınması; yayımlanmış bir bestenin en çok tema, motif, pasaj ve fikir nev’inden parçalarının müstakil bir musiki eserine alınması; alenileşmiş güzel sanat eserlerinin ve yayımlanmış diğer eserlerin, maksadın haklı göstereceği bir nispet dahilinde ve münderecatını aydınlatmak maksadıyla bir ilim eserine konulması; alenileşmiş güzel sanat eserlerinin ilmî konferans veya derslerde, konuyu aydınlatmak için projeksiyon ve buna benzer vasıtalarla gösterilmesi “iktibas serbestisi” kapsamında tanımlanmış; ancak bu serbesti, “iktibasın belli olacak şekilde yapılması” ve “ilim eserlerinde, iktibas hususunda kullanılan eserin ve eser sahibinin adından başka bu kısmın alındığı yerin belirtilmesi” koşullarına bağlanmıştır.

Nitekim Yargıtay 4. H.D.’nin de vermiş olduğu kararlarda eser sahiplerini korumak adına iktibas hakkının kullanılmasının bazı şartlara bağlı olduğunun vurgulandığı görülmektedir. İlgili kararlar uyarınca bu şartlar; “Aktarma ve yararlanma amacının haklı kılacağı bir oranda olması; yararlanmanın belli bir atıf ile yapılması, yararlanılan eserin ve sahibinin adının belirtilmesi ve FSEK’teki diğer kuralların göz önünde tutulması esaslarına göre yapılması” olarak sıralanmıştır.[10]

Doktrinde de geçerli ve yasaya uygun bir iktibastan söz edebilmek için “Muhakkak yapılan alıntının hangi eserden alındığının, kime ait olduğunun ve eserin hangi bölümünden alındığının açıkça belirtilmesi gerektiğini; aksi halde eser hırsızlığının, yani intihalin gerçekleşmiş olacağı” vurgulanmaktadır.[11]

Kılıçoğlu’na göre, intihal (plagiarism, plagiat), kavramı ise  genel olarak, “Başkasına ait bir telif eserin, güzel sanatlardan bir eserin tamamını, bir bölümü veya bazı cümlelerini kaynak göstermeksizin, yazarın adını belirtmeden, kendisine nispet etme, kendisinin eseri veya sözü gibi kullanma, aşırma suretiyle eser sahipliği haklarının ihlal edilmesi” şeklinde tanımlamaktadır. Öyle ki, Kılıçoğlu tarafından, İngilizce karşılığı bir nevi akademik yolsuzluk olarak değerlendirilen intihal kavramı, “Kaynak göstermeksizin başkasına ait eserin belli bir parçasını, bir nağmesini, bir paragrafını, bir sahnesini veya tamamını, asıl sahibinden izin almayarak veya onun haklarını çiğneyerek, kendi eseri gibi göstermek, kendi eserine aktarmak” olarak ifade olunmaktadır.[12]

 

  1.  İNTİHAL EYLEMİ NETİCESİNDE ESER SAHİBİNİN İHLAL OLUNAN HAKLARI
    1. MÜTECAVİZİN HUKUKİ SORUMLULUĞU
  1. ESER SAHİBİNİN MALİ VE MANEVİ HAKLARININ İHLALİNDEN DOĞAN SORUMLULUKLAR

 

Bilindiği üzere, eser sahiplerinin fikri emek ve çabasıyla meydana getirdiği eserleri üzerinde mali ve manevi hakları bulunmakta olup bu haklar inhisari niteliktedir. 5846 Sayılı FSEK uyarınca, eser sahibinin manevi hakları; “eserin umuma arzı” (md 14), “eserde adının belirtilmesi” (md 15), “eserde değişiklik yapılmasını önlemek yetkisi” (md 16) ve “eserin aslına ulaşmak” haklarıdır. Eser sahibinin mali haklarını ise; “işleme” (md 21) , “çoğaltma”(md 22), “yayma”(md 23), “temsil”(md 24)  ve “umuma iletimi” (md 25) hakları  olarak tanımlanmaktadır.

Mütecavizin intihal eylemi neticesinde, FSEK çerçevesinde her somut olayın kendi koşullarına göre eser sahibinin yukarıda sayılan mali ve manevi haklarından bir veya birkaçı ihlal edilmiş olacaktır. İntihalde bulunan şahsın eyleminin gerçek eser sahibinin hem mali haklarına, hem de manevi haklarına tecavüz niteliğinde olması, mali ve manevi hakların esasında birbiriyle bağlantılı haklar olmasının bir sonucudur. Yargıtay 11. H.D., kararlarında bu hususu, “Eser sahibinin mali ve manevi hakları birbirine bağlı olup, mali haklarda daima manevi bir yön mevcuttur. Her iki grup hak birbirini tamamlar.”[13] ifadeleriyle vurgulamaktadır.

Aşağıda, intihal eyleminin eser sahiplerinin mali ve manevi haklarına tecavüz niteliğini haiz olduğunu gösterir emsal karar gerekçelerine yer verilmiştir. Buna göre;

“Davacının sahibi olduğu Memur Yargılama Hukuku isimli mahsulün ilim eseri vasfında bulunduğu, iktibasın meydana getirilecek eserin bağımsızlığını ve özelliğini ortadan kaldıracak ve asıl esere olan ihtiyacı ortadan kaldıracak seviyeye varmaması gerektiği, yeni ürünün başka eserlerden alınan eser parçalarına rağmen yaratıcısının bağımsız fikri çalışmasını yansıtması, yani özellik taşıyan ayrı bir eser sayılması ve iktibasların miktar olarak yeni esere galip gelmemesi gerektiği, maksadın haklı göstereceği ölçüyü aşacak biçimde başka eserden geniş bölümlerin aynen alınmasının caiz görülemeyeceği, buna rağmen davalının Memurun Hak Arama Usulleri isimli mahsulüne, davacıya ait eserden 65 sayfa tutarındaki bölümü hiçbir değişiklik yapmadan, kaynak dahi göstermeksizin alıp koyduğu ve çoğaltıp yaydığı, iktibasın miktarının amacıyla mütenasip olmadığı gibi, kaynak gösterilmemesi sebebiyle eylemin intihale dönüştüğü, bu şekilde eser sahibinin çoğaltma ve yayma gibi mali ile umuma arz, adın gösterilmesi ve eserin bütünlüğünün korunması gibi manevi haklarının ihlale uğradığı”[14] ifade edilmiştir.

Yine, Yargıtay tarafından verilen, aynı özde bir başka kararda,

“Davacının sahibi olduğu ilim eseri vasfındaki Çevre Hukuku isimli eserinden FSEK’in 35. Maddesinde yazılı iktibas kurallarına uyulmadan, 85 sayfalık kısmının, amacın haklı kıldığı ölçü de aşılacak biçimde davalıya ait Çevre Hukukuna Giriş isimli mahsule konulup satışa çıkarılmasının, eser sahibi davacının çoğaltma ve yayma gibi mali haklarını, ayrıca yeterli kaynak gösterilmemesinden dolayı eylemin intihale dönüşmesi sebebiyle umuma arz ve adın gösterilmesi gibi manevi haklarını ihlal ettiği”[15] tespit ve değerlendirmelerine yer verildiği görülmektedir.

            Bu suretle, intihal eylemine maruz kalan eser sahipleri, mali ve manevi haklarının ihlâl olması sebebiyle, somut olayı kendi koşullarında değerlendirerek, FSEK hükümleri uyarınca tecavüzün ref’i, men’i ve elbet maddi manevi tazminat davalarını ikâme edebileceklerdir.

B) ESER SAHİBİNİN KİŞİLİK HAKLARINDAN VE HAKSIZ REKABET HÜKÜMLERİNDEN DOĞAN SORUMLULUKLAR

Mütecavizin intihal eylemi, gerçek eser sahibinin yalnızca mali ve manevi haklarını ihlal etmekle kalmayacak, aynı zamanda eser sahibinin şeref ve itibarını zedeleyerek genel kişilik haklarına da tecavüz ve haksız rekabet teşkil edebilecektir. Nitekim FSEK’nun 14/3 ve 16/3 maddeleri uyarınca da intihal eylemi sonucunda “şeref ve itibarı zedelenen” eser sahibi, genel kişilik hakları ile manevi haklarının ihlali nedenlerine birlikte dayanabilecektir.

2-MÜTECAVİZİN CEZAİ SORUMLULUĞU

İntihal eyleminde bulunan kişinin haksız ve hukuka aykırı eylemleri, aynı zamanda kendisinin FSEK hükümleri uyarınca cezaî sorumluluğunu da beraberinde getirecektir.[16]

FSEK’in “Ceza Davalarını” düzenleyen, “Manevi, mali veya bağlantılı haklara tecavüz” başlıklı 71. Maddesinin 3. Fıkrası: “Bir eserden kaynak göstermeksizin iktibasta bulunan kişi altı aydan iki yıla kadar hapis veya adlî para cezasıyla cezalandırılır.” düzenlemesini havidir.

Hâkeza, intihal eylemi aynı zamanda TTK md 54 vd. hükümleri uyarınca “Haksız Rekabet” suçunun da konusunu oluşturmakla TTK madde 62 hükmü uyarınca suç teşkil edecektir. Hukuk Genel Kurulu, 1997’de verdiği bir karar ile tecavüzün haksız fiil olduğunu vurgulamıştır.[17]

Bu durumda, mütecavizin intihal eylemiyle birden fazla farklı suçun oluşmasına sebebiyet vermiş olması halinde TCK md 44 uyarınca “Fikri İçtima” hükümleri uygulanacaktır.

            Yukarıda kısaca intihal eyleminin müeyyidelerine yer verilmiş olunmakla birlikte, her somut olayın kendi koşullarına göre değerlendirmesi kuralının bir kez daha altının çizilmesi gerekir. Tam da bu noktada, bu kez anonim kullanımların neler olabileceği hususuna açıklık getirmek faydalı olacaktır.

  1. ANONİM KULLANIMLAR

5846 sayılı FSEK uyarınca, yukarıda eser kavramı ve bir eserde bulunması gereken unsurlar incelenirken, hususiyet kavramının eser niteliğinde sübjektif şartı oluşturduğu belirtilmiş; bu kavramın yenilik unsuruyla dile getirildiğinden söz edilmişti. Böylece, bir eserin FSEK uyarınca eser olarak adlandırılabilmesinin ve bu suretle hukuki himâyeden yararlanabilmesinin ancak ve ancak herkes tarafından meydana getirilememe şartına bağlı olduğu vurgulanmıştı.

O hâlde, hususiyet kavramından yola çıkarak, aksiyle yorum yaptığımızda, “Herkes tarafından meydana getirilebilen, genel geçer nitelikteki” ifadelere ve anlatımlara eser niteliği atfedilemeyeceğinden, işbu makalenin temelini oluşturacak anonim kullanımlar bakımından bunların üzerinde hiç kimsenin hususiyet ve dolayısıyla eser sahipliği iddiasında bulunamaması gerektiğinin belirtmesi yerinde olacaktır.

Yine, yukarıda intihal kavramı açıklanırken, doktrinde bu eylemin “Başkasına ait bir telif eserinin, tamamının, bir bölümünün yahut bazı cümlelerinin kaynak gösterilmeksizin, eserin kendisinin eseriymişçesine kullanılması” olarak ifade edildiği belirtilmişti. O hâlde, yine aksiyle yorum yapıldığında, “Bir başkasına ait olmayan; üzerinde eser sahipliği iddiasında bulunamayacak olan” kullanımların intihâl eylemi kapsamı dışında kalacağı söylenilebilir. Netice itibariyle, intihal kavramını açıklarken aradığımız, bir telif eserinin başkasına ait olma koşulunun da anonim unsurlar üzerinde kurulamayacağı sonucuna varılabilir.

Yasa Koyucu, FSEK’te, eserin ad, alamet ve şekillerinin korunmasını “Çeşitli Hükümler” başlığı altında düzenlemiştir. Buna göre, bir eserin ad ve alametleri ile çoğaltılmış nüshalarının şekilleri karışıklığa (iltibasa) yol açacak şekilde kullanılamayacaktır. (FSEK md. 83/1) Oysa eser adının, tıpkı markada olduğu gibi ayırt edici bir fonksiyonu ifade etmesi gerekir. Yani bir eserin koruma görmesi, her şeyden önce eser sahibinin hususiyetini taşıyıp taşımadığına bağlıdır. Buna karşı getirilen koruma iltibasa karşı olduğu için, umumi olarak kullanılan ve ayırt edici niteliği bulunmayan ad, alamet ve dış şekiller korumadan yararlanamaz. (FSEK md. 83/II) Bu bağlamda Yargıtay, “İstanbul Ansiklopedisi” isminin korunmayacağı sonucuna ulaşmıştır.[18]

O halde, FSEK açısından intihalden söz edilebilmesi için, öncelikle bir eserin eser niteliğinin ve sahibinin hususiyetini taşıyıp taşımadığının incelenmesi gerektiğini söyleyebiliriz. Ancak bu noktada dikkat edilmesi gereken en önemli husus, yapılacak olarak değerlendirmede, eserin bir bütün olarak incelenmesinin önemidir. Nitekim fikri eserler, gerek şekil, gerekse içerik bakımından bir bütünlük arz eden, sahibinin hususiyetini taşıyan, özel vasıflara sahip bir fikri çabanın ürünleridir. Fikri ürünler, şekli ve içeriğiyle birlikte bir bütün olup, birlikte korunurlar.  Bu sebeple hususiyet, şekil ve içerikte, bir bütün olarak kendisini gösterir.[19] Bu durumu, eserin yalnız bir bölümünün intihale konu olamayacağı olarak yorumlamamamız gerekir. Eserin yalnız bir parçası dahi eser niteliğini taşıyabilir, ancak bu parçanın da yine gerek şekil, gerekse içerik bakımından kendi içerisinde ve eserle birlikte dikkatlice değerlendirilmesi gereğini vurgulamak isteriz.

Peki, anonim kullanımlar olarak ifade ettiğimiz kavram bize neyi ifade eder? FSEK’te, anonim kullanımlara ilişkin herhangi bir tanımın yapılmadığı görülmektedir. TDK, “anonim” kelimesini, “1-Adı, sanı bilinmeyen, 2-Çok ortaklı, 3- Yazanı, yapanı, söyleyeni bilinmeyen[20] ifadeleriyle tanımlamaktadır.

Fikrimizce anonim kullanımlar, yaratıcısı belli olmayan, bir kişinin fikri tekeline hasredilemeyen, toplumun genel geçer özelliklerinden, kültürel mirasından, dolayısıyla yeniden yahut hususiden değil, alışılagelmişliğin birikiminden meydana gelen ürünlerdir. Bir başka deyişle, anonim kullanımlar, toplumun tamamının bilgi, görgü ve kültürünü yansıtmakla, yine toplumun tamamına aittir.

 Bu sebeple, Kılıçoğlu da, anonim eserlerin sahipsiz olması sebebiyle korumasız kalması gerektiğini vurgular ve uygulamada bu eserlerin başkalarının kendi yaratımıymış gibi kendilerine mal etmek istediklerinden söz eder.[21] Ne yazık ki mevzuatımızda, henüz bu tür kötü niyetli kişilere karşı koruyucu bir düzenleme de bulunmamaktadır. Yargıtay 11.HD, bu gibi durumlara karşı görüşünü “Dava konusu musiki eserin anonim nitelikte olup olmadığının TRT, MEB, Milli Kütüphane, Kültür Bakanlığı ve ilgisi olabilecek diğer kurum ve kuruluşlardan sorularak araştırılması gerekir.” ifadesiyle belirtmiştir. [22]Anonim unsurların korunabilmesi ve üzerinde hususiyet iddiasında bulunulmasına karşı WIPO’nun da 2006 yılında hazırladığı bir tasarı bulunmaktadır.[23]

Fikrimizce bir eseri anonim unsur/kullanım olmaktan çıkaran sihirli pelerin, o unsurların üzerine giydirilen hususiyette; yani üslupta gizlidir.

 

NİTEKİM BİLİNDİĞİ ÜZERE :

“FİKRİN BİZATİHİ KENDİSİ DEĞİL; ÜSLUP KORUNUR.”

            Doktrin görüşlerinde ve Yargıtay kararlarında hiçbir tereddütte yer verilmeyecek şekilde, bir eser üzerindeki hakkın, dolayısıyla korumanın konusunu fikrin değil, onun bir araç üzerinde tespit edilmekle bağımsız bir özellik kazanan ve şekillenen ifade edilişinin oluşturduğu vurgulanır. Bu ifade tarzı FSEK 1/B maddesinde, sahibinin hususiyetinde yani anlatım biçiminde, üslupta kendisini gösterir. Her üslup bireyseldir ve sahibinin yaratıcılığını içerir.[24] Hususiyet ise, kendisini anlatım biçiminde yani üslupta belli eder ve yaratıcısının fikri çabasını yansıtarak kendisini tanıtma yeteneğini ifade eder.[25]

            Meydana getirilen her eser, aynı zamanda insanlığın ortak kültürünün bir mirasıdır. Eserler, bu yolla kendisinden sonra meydana getirilecek eserlere de ilham kaynağı oluşturmaktadır. Böylece, eser sahipleri, bu ortak mirastan esinlenmek ve yararlanmak suretiyle kendi hususiyetini taşıyan eserlerini yaratırlar.[26]

Roman ve hikâyelerde yazarlar, sosyal hayattan esinlenerek olay örgüsünü oluştururlar. Hüseyin Rahmi Gürpınar: “Roman, sokağa tutulan aynadır.” der. Öyle ki, yazarlar da toplumun birer bireyi olarak, eserlerinde vücut verdikleri karakterleri sahip oldukları kültürel birikimler doğrultusunda, kendi üsluplarıyla şekillendirirler. Bu, bir senaristin senaryosunda çocukluğunun izlerini görmemizde de böyledir, bir heykeltıraşın eserinde geçmişimizin mimarisinden esinlenmesinde de.

Aynı zaman içerisinde yaşayan toplumun, aynı toplumsal olaylara şahit olacağı aşikârdır. Toplumun ortak hafızası fotografik bir hafızadır. Nasıl ki Telif Hukuku’nda aynı manzarayı çeken iki fotoğrafçının her ikisinin de çektiği fotoğraf hususiyet taşıyor ise bağımsız iki ayrı eser niteliğini taşıyacaktır, aynı toplum içerisinde yaşayan eser sahiplerinin de birbirinden habersizce kendi eserlerini ortak kültür paydasında meydana getirmeleri de bu şekilde yorumlanmalıdır. Nitekim, ortak kültürel değerler, hayatın olağan akışına şahitlikten ötesi değildir, hususiyet arz etmezler; ancak eser sahipleri hafızalarındaki bu fotoğrafa kendi fikri biriciklikleri ile hususiyet kazandırabilir, böylece diğer tüm eserlerden sıyrılabilirler.

Öyle ki, bilim kurgu ve fantastik yapımları bir kenara bırakırsak, romanlar, senaryolar ve daha birçok nevi eser, esasen kendi yaratıcılarının yaşadıkları olayların rüzgârıyla yontulur. Eser sahipleri, çevrelerinde yaşanılan olayları kendi hayal dünyalarıyla zenginleştirerek kurgularlar. Hiçbir edebi eser, tamamen gerçek olmadığı gibi, tamamen hayal ürünü de değildir. Eserler, eser sahiplerinin gerçek hayatta yaşadıkları olaylar ile hayal dünyalarının harmanından oluşur ve böylece eser sahiplerinin hususiyetini taşır. Eser sahibinin eserini yaratırken kullandığı üslup, kendi kültürel birikimiyle, olayları ifade ediş tarzı ve olay kurgusuyla eserine biriciklik kazandırır.

Bilindiği üzere, edebi eserlerde aşk, ayrılık, özlem, vatan sevgisi, çocukların dünyası gibi birçok ortak tema kullanılır. Ancak eserlerde, bu temaların ele alış biçimleri farklıdır. Bu durum, eser sahiplerinin yetiştiği sosyal çevreden, aldıkları eğitim sonucu sahip oldukları kültürel birikimden kaynaklanır. Kısacası üslup farkı, esere hususiyet kazandırır. Örneğin: milli mücadele dönemi romanlarına baktığımızda arka fonda hep “Kurtuluş Savaşı”nın izlerini görürüz; çünkü bu edebi dönem, savaş yıllarına denk gelir. Dönem yazarlarından Halide Edip Adıvar, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Mehmet Rauf gibi Türk Edebiyatımızın büyük ustalarının romanlarında milli mücadele dönemi sıklıkla işlenmiştir. Oysa, aynı konu, farklı olay örgüsü ve karakterlerle çeşnilendirilerek hususiyetle edebiyat dünyamıza kazandırılmıştır. Öyleyse hususiyet, tıpkı iki ayrı terzinin aynı kumaştan farklı elbiseler dikmesi gibi, üslup farkında kendisini açıkça ortaya koymaktadır.

O halde, bir eser sahibinin Türk toplumunun yaşadıklarını kendi bilgi, kültür ve gözlemiyle anlatması başka bir eser sahibinin aynı yılları ve aynı olayları konu almasına engel değildir. Eser sahiplerini aynı yöne bakan bir apartmanda komşu olarak hayal edersek, her birinin anlatımı kendi penceresinden gördüğü aynı manzaraya dayanmakla birlikte, ifade ediş tarzlarıyla ve kurgularıyla birbirinden ayrılacaktır.

Hâkeza, aynı toplumda yazılan eserlerde, toplumda sıklıkla kullanılan isimlere rastlanılması da her zaman ihtimal dahilindedir. Örneğin; Ali, Ayşe, Ahmet, Mehmet gibi Türk toplum ve aile yapısında sıklıkla karşılaşılan isimlerin, bir eserde bir karakter ismi olarak kullanıldığında, artık bir başka eser sahibinin kendi eserinde bu isimleri kullanamayacağını belirtmek hayatın olağan akışına aykırı olacağı gibi, eser yaratmanın da kısırlaştırılması anlamına gelecektir. Nasıl ki, Türkiye’de 81 il varsa ve bu illerin isimleri kimsenin tekeline bırakılamıyorsa, Türk aile ve toplum yapısına özgü, herkes tarafından umumi olarak kullanılan isimlerin de bir kimsenin tekeline bırakılması kabul edilemez.

Yine, toplumda sıklıkla karşılaşılan ortamların, hususiyet arz etmeyeceği belirtilmelidir. Bilindiği üzere eserlerde olaylar ya kapalı mekânda (ev, okul vb.) ya da açık mekânda geçer (okul bahçesi, park, sokak vb.); bunun üçüncü bir alternatifi yoktur. Bu sebeple bilim kurgu eseri olmadığı sürece, gerçek hayatı konu alan eserlerde mekânlar gerçek hayatla sınırlıdır. O halde, örneğin bir eserde 90’lı yılların mahalle ortamının mekân olarak kullanılması yine bir başka eserde hiçbir suretle kullanılamayacağı anlamına gelmeyecektir. Belirtildiği üzere, eserler bir bütün olarak değerlendirilmeli ve anonim kullanımlar bu değerlendirmenin dışında bırakılarak, bir esere hususiyet kazandırılan üslup farkına; olay, örgü, anlatım ve karakter farklılıklarına dikkat edilmelidir.

Yine bilindiği üzere çevremizde, herhangi bir ilkokul sınıfında dahi çalışkan, tembel, şişman, zayıf, korkak, cesur onlarca karakter bulunmaktadır. Bu sıfatları haiz karakterlere hemen her eserde rastlamamız mümkündür. Oysa saydığımız özellikler, örneğin “Maske” isimli çizgi filminde olduğu gibi karakteri bir anda dönüşüme uğratacak, hususiyet arz eder nitelikte özellikler değildir. (Bakınız, maskesini takmadan önce Maske karakteri: , maskesini taktıktan sonra Maske karakteri: ) Bu sebeple, genel geçer nitelikte olan karakter özelliklerinin de intihale konu edilemeyeceğinin vurgulanması gerekecektir. Eser ve karakterler, bir bütün olarak değerlendirilirken, söz konusu özelliklerin toplumda rastlanırlık düzeyinin de göz önünde bulundurulması gerekir. Öte yandan %47’si ortalama düzeyin üzerinde kiloya sahip olan ülkemizde[27] bir karakterin yalnızca şişman olmasının, yahut yemek yemeyi seviyor olmasının eserin intihal mahsulü olduğuna doğrudan işaret edemeyeceğinin belirtilmesi yerinde olacaktır.

            Aynı şekilde, Türk Edebiyat tarihinin usta yazarlarından, özellikle çocuk edebiyatımıza büyük katkılarda bulunan başta Muzaffer İzgü, Gülten Dayıoğlu ve Rıfat Ilgaz gibi yazarların eserleri incelendiğinde, bu eserlerin Türk toplumuna ayna tutarak, Türk karakterlerini yansıttığı ve mahalle kültürünü konu alarak çocuklara dersler verdiği görülür. Bu eserlerde, mahalle ortamı sıklıkla kullanılır ve hemen hemen aynı yaş düzeyinde bulunan çocuklar konu alınır. Özellikle çocuk eserlerinde, çocukların ilgi ve dikkatini çekerek algılarını arttırıp onlarla ortak bir iletişim dili sağlayabilmek adına kahramanlar genellikle aynı yaş düzeyinde tasarlanır. Oysa bu eserler arasında da, yine salt kahramanların aynı yaşta olmaları gerekçe gösterilerek intihal iddiasında bulunulamayacağı aşikârdır.

Yargıtay 11. H.D., “Anonim konular üzerinde tekel oluşturulamayacağını” vurguladığı bir kararında özetle:

Davacı vekili, müvekkilinin “Kırmızı Kediler” isimli romanın yazarı olduğunu, müvekkilinin bu eserini değerlendirmesi için davalı Mehmet Çağan Irmak’a elden teslim ettiğini, ancak bu davalının müvekkiline herhangi bir cevap vermediğini, müvekkilinin 2006 yılında Şubat ayında davalı tarafından çekilen “Babam ve Oğlum” isimli filmini izlediğinde filmin “Kırmızı Kediler” isimli kitaptan kendisinden izinsiz olarak senaryolaştırılarak oluşturulduğunu anladığını iddia ederek maddi ve manevi tazminat davası açmış ve suç duyurusunda bulunmuştur. Ceza davasının soruşturulması sırasında bu eserler arasında benzerliğin bulunmadığı tespit edilmiş, ayrıca tazminat davasının da hukuk mahkemesince reddine karar verilmiştir. Davanın reddine karar verilmesi üzerine söz konusu karar davacı vekilince temyiz edilmişse de, Yargıtay 11. HD. Tarafından aşağıdaki gerekçelerle davacı vekilinin temyiz itirazlarının reddine karar verildiği görüşmüştür:

Her iki eserde de baba-oğul ilişkisi beklentilerdeki çatışmanın neden olduğu olayların gelişimi, kurgusu, anlatımı, geçtiği sosyal ve coğrafi çevrenin farklı olduğu, davacının romana karakteristiğini veren unsurların filmde intihali düşündürecek biçimde işlendiğinin kanıtlanmadığı, duygu çatışması, sevginin gösterilmesindeki sorunlar, bunların aile bireyleri üzerindeki etkisi, evrensel temalar olduğu için salt her ikisinde de bu tür çatışmaların konu edilmesi yeterli olmayıp bu doğal çatışmalara bağlı bazı duygu ve düşünceler aynı sonucu ama farklı üslup, ifade ve kurgu ile anlatılması intihali kabule yeterli olmadığı, eserler arasında olayların geçtiği ortam, öykü, olayların kurgusu, gelişmesi farklı olduğu gibi bunları yansıtan öykü ve sinema dilinin de farklı olduğu, dolayısıyla her iki esere orijinalliğini veren unsurların anonim konular olup üzerinde tekel oluşturulması mümkün olmayan unsurlara ilişkin olması nedeniyle intihal iddiasıyla açılan davanın reddedilmesi gerektiği”[28] ifadelerine yer vermiştir.

 

O hâlde, yukarıdaki kararın özünden çıkaracağımız sonuç, evrensel temaların, toplumda sıklıkla karşılaşılan olay ve duyguların, intihalin değil, ortak kültür ve yaşayışın ürünü olduğudur. Eserler arasındaki farkı oluşturan hususiyet pelerini, eser sahiplerinin üslup farkıyla ortaya çıkmaktadır. Nitekim, bir kez daha önemle belirtmek isteriz ki, Telif Hukuku’nda, fikrin bizatihi kendisi değil, üslup korunur.

VI-ANONİM KULLANIMLAR ve HUSUSİYET KAVRAMLARININ DEĞERLENDİRİLDİĞİ “RAFADAN TAYFA” İSİMLİ ÇİZGİ FİLME YÖNELİK SUÇ DUYURUSU:

Anonim kullanımlar ve hususiyet kavramları üzerine önemli tespitlere yer verildiğini düşündüğümüz bir diğer örnek, TRT’de yayınlanan “Rafadan Tayfa” isimli çizgi filme yönelik kesinleşen soruşturma dosyasıdır. Söz konusu dosyada:

Müşteki vekilleri, şikâyet dilekçelerinde özetle: “ ‘Rafadan Tayfa’ isimli çizgi film ile müvekkillerine ait hikâyelerin tüm karakterlerinin, olay örgüsünün ve geçtiği mahalle ortamının neredeyse aynı olduğu iddiasıyla, müvekkillerinin işleme, çoğaltma, yayma, temsil ile işaret ve/veya görüntü nakline yarayan araçlarla umuma iletim haklarının ihlal edilerek telif haklarına tecavüz edildiğini ve bu durumun haksız rekabet teşkil ettiğini” iddia etmişlerdir.

Şüpheliler müdafii savunma dilekçesinde özetle: “Müvekkilinin ‘Rafadan Tayfa’ isimli eserin gerçek ve tek hak sahibi olduğunu, söz konusu çizgi filmin hazırlık projelerinin müştekinin iddia konusu eserinin yayınlanmasından çok daha önceki tarihlere dayandığını; oysa müvekkillerinin müştekinin iddia konusu eserinden dahi ihtarname ile birlikte ilk kez haberdar olduğunu, “Rafadan Tayfa” isimli çizgi filminde geçen tüm karakterlerin müvekkilinin gerçek yaşantısından, birebir kendi çocukluk yıllarının mahalle ortamından esinlenerek meydana getirildiğini, çizgi filmin amacının 80’li yıllardaki mahalle kültürünü ve aile yaşantısını çocuklara anlatmak olduğunu, müştekinin köşe yazılarında yalnızca iki ana karakter bulunduğunu, buna karşılık şüpheli müvekkilin ise onlarca ana karakterinin bulunduğunu, taraf eserlerinde bir tek “Hayri” adının benzer olduğunu; bu durumun ise Türk aile toplumunda sıklıkla kullanılan bir isim olması sebebiyle tamamen bir tesadüften ibaret olduğunu, nitekim Türk Edebiyat ve Sinema Tarihi’nde de bunun gibi birçok isme toplumda sıkça kullanılan isimlerden olması sebebiyle rastlanabildiğini, müştekinin şüpheliden haksız yarar elde etmek için suç duyurusunda bulunduğunu” belirterek, “Müştekinin 40 bölümlük köşe yazıları ile müvekkilinin 79 bölümlük çizgi filminin bir bütün olarak incelenerek tüm olay, kurgu, anlatım ve karakter karşılaştırmalarıyla inceleme yapılmasını” talep etmiştir.

Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’nca soruşturması yapılan dosyada, Savcılık Makamının re’sen talebi üzerine bilirkişi tarafından Rafadan Tayfa isimli 79 bölümlük çizgi film ile müştekiye ait 40 bölümlük hikâyeler bir bütün olarak değerlendirilmiş, tanzim olunan raporda özetle;

“...

Somut vakada; her iki tarafın ürünlerinin birbirinden bağımsız olarak hususiyet taşıyan çalışmalar olarak ortaya çıktıkları ve birbirinden bağımsız olarak eser niteliğini haiz oldukları, her iki taraf eserinde de olayların geçtiği sokak, mahalle gibi mahaller ile olayların merkezinde olan karakterlerin yaş grupları ve “Hayri” gibi bazı karakterler bakımından isim, fizik ve bunlara bağlı özellikler yönünden benzerlik görülmekle birlikte bu hususların toplumda, sosyal yaşamda ve bu tür çalışmalarda ortaya çıkan genel geçer nitelikte anonim unsurlar oldukları, olaylar, olgular, mahaller, isimler genel fikir ve düşünceler, canlıların genel karakteristik özellikleri ve kamuya mal olmuş bu tür başkaca birçok anonim unsurun tek başına telif hakları bağlamında koruma bulmadığı, burada önemli olan hususun hususiyet arz edecek şekilde bunların ifade ediliş biçimi olduğu, bir başka deyişle, telif hakları kapsamında korumayı haiz olan şeyin; olaylar, olgular, isimler, genel karakterler, genel fikir ve düşünceler vb. gibi anonim nitelikte unsurlar değil, bunların hususiyet arz eder şekilde ifade ediliş biçimi olduğu, bu bakımdan, her iki çalışmanın kurgusu, karakterleri, olayların akışı ve gelişim biçimleri ile bunların ifade ediliş biçimlerinde ve genel olarak kullanılan dillerinde farklılık olduğu ve aralarında “intihal” veya “iktibas” olarak nitelendirilebilecek bir benzerlik olmadığı, “Rafadan Tayfa” adlı çalışmanın, müşteki tarafın eserinden bağımsız olarak özgün bir eser şeklinde vücut bulmuş olduğu, bu itibarla şüpheli tarafın “Rafadan Tayfa” adlı eserinde, müşteki tarafın eseri üzerindeki FSEK’ten doğan haklarını ihlal eder nitelikte bir benzerliğin bulunmadığı ” yönünde tespit ve değerlendirmelerde bulunulduğu görülmüştür.

Soruşturma dosyasında savcılık makamınca, “Gerek bilirkişi raporunda belirtildiği üzere ve gerekse dosya içeriğine yansıyan delillerden müştekinin iddiasına ilişkin, gerek kendi yarattığı karakterlerin intihal yoluyla bir başkası tarafından kullanılması ve gerekse benzerlerinin yaratılarak intihal suçunun işlendiği veya haksız rekabet suçunun işlendiği yönündeki suçun unsurlarının oluşmadığı değerlendirilmekle” Rafadan Tayfa hakkında “Kovuşturmaya Yer Olmadığına” karar verilmiş; söz konusu karara karşı müşteki tarafından itiraz edilmiş; itiraz üzerine bu kez Ankara ilgili Sulh Ceza Hakimliği’nce görülen dosyada, kovuşturmaya yer olmadığına dair verilen karar usul ve yasaya uygun görülerek bu kez müştekinin itirazının kesin olarak reddine karar verilmiştir.

Fikrimizce, mahalle, sokak gibi ortamlar, Türk aile yapısına özgü nitelikler, toplumun her kesiminde yaygın olarak kullanılan isimler anonim kullanımlar niteliğinde olup, bir esere eser niteliğini kazandıran öz, anonim kullanımlarda değil, bu kullanımların ne şekilde işlendiğinde; esere ne şekilde hususiyet kazandırıldığında saklıdır. Şayet bir karakterin şişman olması, yahut çizgi filmde kedi, köpek gibi hemen her evde bulunan hayvanların bulunması, karakterin bakkala ekmek almaya gönderilmesi, Türk toplumunda hemen hepimizin bir tanıdığında bulunabilecek bir isimle bir başka eserde karakter adı olarak karşılaşmamız gibi genel geçer rastlantılar intihal suçlamasına konu edilemez. Nitekim, aksi bir beklenti, eser sahibinin yeryüzünde yaşayarak kendi bilgi ve kültür birikimiyle fikri biricikliğini oluşturan tüm mekan ve insanları zihninden yok edip, bize çocukluğunu anlatan bir eser meydana getirmesini beklemek gibidir. İşbu halde hususiyet kavramını göz ardı etmek, eseri şekil ve içerik bakımından bir bütün halinde değerlendirmeden sokak, mahalle, karakterlerin yaşları, toplumda sıklıkla kullanılan isimler gibi anonim unsurları intihal kapsamına sokmak, dünya üzerinde bir noktadan sonra eser meydana getirilmesinin kısırlaştırılmasına sebebiyet vermekten öteye gitmeyecektir. Oysa FSEK’in amacı eser sahiplerinin eserleri dolayısıyla sahip oldukları hakları düzenleyerek, fikri biricikliklerine koruma bahşetmektir; ve fakat asla haksız suçlamalarla eser sahiplerinin yaratıcı gücüne zarar vermek değildir.

 

VII- BASIN VE İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ İLE KİŞİLERİN LEKELENMEME HAKKI ARASINDAKİ İNCE ÇİZGİ

Çalışmamızı sonlandırmadan hemen önce, hassas bir noktaya daha değinmek isteriz. Bilindiği üzere eser sahipleri, toplumun diğer kesiminden bir adım daha öne çıkarak, kendi fikri biricikliğiyle meydana getirdikleri eserleriyle toplumda her zaman anılmak, ölümsüzlük perdesini aralamak isterler. Bu suretle kimi zaman eser sahipleri, bir eser meydana getirdiklerinde bambaşka bir eserdeki anonim kullanımları dahi kendilerince benzer sanma yanılgısına düşebilirler. Özellikle kamuoyunun ilgisini çekecek davalarda, basın da herhangibir suç duyurusunu yahut davayı haber yapmak isteyebilir. Kamuyu ilgilendiren durumlar bir yana dursun, esasen basın ve ifade özgürlüğü ile kişilerin lekelenmeme hakkı arasındaki ince çizgiyi gözetmek, eser sahiplerinin fikri motivasyonlarına zarar vermemek adına oldukça önemlidir. Nitekim en başından beri savunduğumuz üzere, bir eser sahibinin eserinden intihal yapılması eser sahibini ne derece yaralayacaksa, haksız yere intihal suçlamasıyla karşı karşıya kalacak bir eser sahibini de o derece yaralayacaktır. Öyle zamanlar olur ki, her ne kadar yapılan soruşturma sonucunda şikâyet olunanın masumiyeti ve eser sahipliği ortaya çıksa da, yapılan haksız bir suçlama eser sahibinin, iş ve eserlerinin haksız yere lekelenmesine sebep olabilir. Bilindiği üzere halk, bir haberi okuduğunda izler ve hafızasına alır; soruşturma yahut dava aşamasını takip edip, olayın gerçekliğinin araştırılmasını beklemez. Öte yandan, bir eser sahibine yönelebilecek en onur kırıcı isnat, şüphesiz ki intihal iddiasıdır. Bu sebeple, her ne kadar masumiyeti gün yüzüne çıkan eser sahibinin ileride maruz kaldığı eylemlere karşı şikâyette bulunma ve dava açma hakları saklı kalsa da, ifade özgürlüğünden yararlanılırken kişilerin ad, eser ve onurlarını lekelemeden, soruşturmanın gizliliği esasını gözeterek, yargılama etiğine dikkat edilmesinin önem ve gereğinin bir kez daha vurgulaması yerinde olacaktır.

 

VIII) DEĞERLENDİRME VE SONUÇ

 

Bu makalede, 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’da hüküm bulan intihal kavramı ile bu eylemin hukuki ve cezai sonuçları incelenmiş, bu doğrultuda intihal kapsamı dışında tutulması kanaatinde olduğumuz anonim kullanımlar Yargıtay kararları ve doktrin görüşleri ışığında örneklerle açıklanmış, bu kavramın kapsamına nelerin gireceği konusundaki fikirlerimiz beyan edilmiştir. Anonim kullanımlar her ne kadar küçük bir konu gibi görünse de, eksik yahut yanlış yapılan bir inceleme sonucunda bu tür kullanımların intihal kapsamında yorumlanması halinde bir ülkede eser meydana getirilmesinin kısırlaştırılabileceği ve herkesin herkese karşı mesnetsizce hak iddia edebilme tehlikesiyle karşı karşıya kalınabileceği ifade olunmuştur.

Nitekim, bir yandan eser sahipleri için en büyük onur ve gururun eserleriyle anılmak, fikri emekleriyle takdir görmek olduğu, bu sebeple intihal eyleminin ağır sonuçlara bağlanmasının yerinde olduğu; öte yandan haksız yere intihal suçlamasıyla karşı karşıya kalan bir eser sahibinin maddi ve manevi açıdan uğrayacağı zararın kimi zaman sonradan telâfisinin dahi mümkün olamayacağı sonuçlara sebebiyet verebileceği vurgulanmıştır. Bu vesileyle, özellikle yapılacak yargılamada eserlerin şekil ve içeriğiyle bir bütün olarak değerlendirilmesinin, fikrin bizatihi kendisinin değil, üslubun korunması ilkesinin gözetilmesinin ve eser sahiplerinin kattıkları hususiyetin her somut olayda titizlikle incelenmesi gereğinin üzerinde önemle durulmuştur.

Öyle ki, aynı ortak kültüre ve manevi mirasa sahip ülkemizde, eser sahiplerinin kaleme aldıkları, meydana getirdikleri eserler elbet geçmişin izlerini taşıyacaktır. Eserlerde hepimizin yaşadığı dönemler, mekânlar yahut günlük hayatta birçok yakınımızda dahi rastladığımız karakter isimleri elbet karşımıza çıkacaktır. İşbu makalenin özü; iki eser sahibinin, çocukluğunda kendilerini büyüten Ayşe Teyze’yi konu alan iki farklı ve bağımsız eseri meydana getirebileceğinde; yalnızca bu durumun varlığının intihalin gerçekleştiğine işaret olamayacağında; eserleri birbirinden ayıran unsurun anonim kullanımlar değil; eserlere biriciklik atfeden eser sahiplerinin üsluplarında olduğunda, bu sebeple intihal iddialarında yapılacak doğru bir değerlendirmenin ancak eserin bir bütün olarak değerlendirilmesiyle mümkün olacağı noktalarında toplanmaktadır.

Unutulmamalıdır ki, kültürel mirasımızın gelişmesi, ancak ve ancak eser sahiplerinin haklarının korunması ve kalemlerinin asla küstürülmemesi ile sağlanır. Bu sebeple, bir yandan intihal eyleminin engellenmesi, diğer yandan ise eser sahiplerinin ad ve eserlerinin haksız suretle lekelenmemesi hususlarının eşit özen ve dikkati gerektireceğini belirtmek yerinde olacaktır.

Emeğimizin her iki halde fikir dünyasının sonsuz döngü ve biricikliğine faydalı olması dileğiyle…

 

KAYNAKÇA

 

  1. BASILI KAYNAKLAR:

Güneş, İlhami; Uygulamada Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2015.

Hirsch, Ernst E.; Fikri ve Sınai Haklar, Ankara AR Basımevi, Ankara 1948.

Karahan Sami/ Suluk Cahit/ Saraç Tahir/ Nal Temel; Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları, 3. Genişletilmiş Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012.

Kılıçoğlu Ahmet; Sınai Haklarla Karşılaştırmalı Fikri Haklar, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2017.

Sengel Ceritoğlu Filiz; Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme, Seçkin Yayınları, Ankara 2009.

Tekinalp Ünal; Fikri Mülkiyet Hukuku, 5. Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2012.

Yavuz Levent/ Alıca Türkay/ Merdivan Fethi; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 2. Baskı, 1. Cilt, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017.

 

  1. İNTERNET KAYNAKLARI:

 

http://www.tdk.gov.tr/index.php?option=com_gts&kelime=ANON%C4%B0M, Ağustos, 2018.

https://www.ntv.com.tr/saglik/turkiyenin-yarisi-sisman,0Lz7M4OW3kGtVmQcgvNMhA, Ağustos, 2018.

 

  1. KARARLAR:

 

Yargıtay 11. HD. T.05.05.1998, E.415/K.3135.

Yargıtay 11. HD. T.23.12.2005, E.2005/13440, K. 2005/12765.

Yargıtay 11.HD. T.10.10.2007, E.2006/4308, K.2007/12655

Yargıtay 11.HD. T.28.02.2008, E.2007/576, K.2008/2292

Yargıtay 11. HD. T. 17.01.2013, E.2011/1271, K. 2013/873.

Yargıtay HGK, T.29.01.2003, E.2003/4-47, K.2003/37.

Yargıtay HGK, T.17.12.1997, E.1997/11-836, K.1997/1075.

*Bu makale, Ankara Barosu Fikri Mülkiyet ve Rekabet Hukuku Kurulu'nun FMR 2019/1 sayısında yayımlanmıştır.

[2] Kılıçoğlu,A./Sınai Haklarla Karşılaştırmalı Fikri Haklar, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2017, s.2.

[4] Yavuz, L./ Alıca, T. / Merdivan, F.; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 1.Cilt, 2.Bası, Seçkin Yayınları, Ankara 2014, s.48.

[5] Karahan, S. / Suluk, C./ Saraç, T./ Nal, T.; Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları, 3. Bası, Seçkin Yayınları, Ankara 2012, s.38. Ayrıca bknz: Y.HGK. 02.04.2003, 2003/4-260, 2003/271

[7] Kılıçoğlu,A.; Sınaî Haklarla Karşılaştırmalı Fikri Haklar, Ankara 2017, s.113.

[8] Hirsch, Ernst E.; Fikri ve Sınai Haklar, Ankara AR Basımevi, Ankara 1948, s.131.

[9] Güneş, İ.; Uygulamada Fikir ve Sanat Eserleri Hukuku, 2. Baskı, Seçkin Yayınları, Ankara 2015, s.59.

[10] Yargıtay 4.HD., T.10.05.1977, E.1976/8886, K.1977/5628.

[11] Sengel Ceritoğlu F.,; Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme, Seçkin Yayınları, Ankara 2009, s.84.

[12] Kılıçoğlu A.; Sınaî Haklarla Karşılaştırmalı Fikri Haklar, 3. Bası, Turhan Kitabevi, Ankara 2017, s.576; Ceritoğlu Sengel, 2009.

[13] Yargıtay 11.HD. T.28.02.2008, E.2007/576, K.2008/2292; Yavuz, L./ Alıca, T. / Merdivan, F.; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 1.Cilt, 2.Bası, Seçkin Yayınları, Ankara 2014, s.330.

[14] Yargıtay 11.HD. T.28.02.2008, E.2007/917, K.2008/2291; Yavuz, L./ Alıca, T. / Merdivan, F.; Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 1.Cilt, 2.Bası, Seçkin Yayınları, Ankara 2014, s.296.

[16] “İntihal tam veya kısmi nitelikte olabilir. Açıktır ki, ister tam, ister kısmi nitelikte olsun, intihalin (aşırmanın, çalıntının) varlığı halinde, buna maruz kalan eser sahibi, hukukun kendisine tanıdığı yasal yollara başvurma (şikâyet) hakkına sahiptir.” Yargıtay HGK, T.29.01.2003, E.2003/4-47, K.2003/37.

[17] “Marka haklarına tecavüz ve haksız rekabet esas itibariyle bir haksız fiil olup, ticaret ile uğraşan davalının basireti bir tacir gibi davranması, özellikle bayileri tarafından satışa sunulan davacı ürünlerinin, üstelik taklit edilmiş benzerlerinin rastgele piyasadan alıp satış için işyerinde bulundurmaması gerekir.” Yargıtay HGK, T.17.12.1997, E.1997/11-836, K.1997/1075; FKR, C.I., S. 2/2001, s.199 vd; Sengel Ceritoğlu F.,; Fikir ve Sanat Eserleri Hukukunda İntihal ve Esinlenme, Seçkin Yayınları, Ankara 2009, s.77.

[18] Yargıtay 11. HD, T.05.05.1998, E.415, K.3135, Suluk/Orhan, C. II 492 vd, özellikle 493-494; Karahan S./ Suluk C./ Saraç T./ Nal T., Fikri Mülkiyet Hukukunun Esasları, 3. Genişletilmiş Baskı, Seçkin Yayınevi, Ankara 2012.

[19] Tekinalp Ü., Fikri Mülkiyet Hukuku, 5. Bası, Vedat Kitapçılık, İstanbul 2012, s.108.

[21] Kılıçoğlu,A.; Sınaî Haklarla Karşılaştırmalı Fikri Haklar, Ankara 2017, s.115.

[22] Yargıtay 11.HD. T.10.10.2007, E.2006/4308, K.2007/12655 ; Yavuz, L./ Alıca, T. / Merdivan, F., c.1.,s.71.

[23] WIPO Intergovernmental Committee On Intellectual Property and Genetic Resources, Traditional Knowledge and Folklore, Ninth Session, Geneva, April 24 to 28,2006, Revised Draft Provisions fort he Protection of Traditional Cultural Expression / Expressions of Folklore: Policy Objectives and Core Principles (WIP/grtkf/ıc/9/4);Kılıçoğlu,A.; s.115; ayrıca bknz: http://www.wipo.int/meetings/en/topic.jsp?group_id=110&items=30.

[25] Yargıtay 11. HD. T.23.12.2005, E.2005/13440, K. 2005/12765.

[26] Yavuz L./ Alıca T./ Merdivan F., Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 2. Baskı, 1. Cilt, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017, s.71.

[28] Yargıtay. 11. HD. T.17.01.2013, E.2011/1271, K. 2013/873.; Yavuz Levent/ Alıca Türkay/ Merdivan Fethi, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu Yorumu, 1. Baskı, 1. Cilt, Seçkin Yayınevi, Ankara 2017, s.99-100.



Önemli Not : Sitemizdeki makalelerin tüm hakları yazarı Av. Başak AKGÜN’e aittir ve makale, yazarı tarafından www.basakakgun.av.tr sitesinde yayınlanmıştır. Sitemizdeki makalelerden yazarın izni olmaksızın makalenin tamamı başka bir mecraya kopyalanamaz veya başka yerde yayınlanamaz.